Turan Türker Kimdir?

2020 Yılı Birincilik Ödülü - Arif Umut NİGAR

Konu:  NURULLAH ATAÇ ve ÖZ TÜRKÇE

 

20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden ve varoluşçuluk felsefesinin temsilcilerinden olan filozof Martin Heidegger; dili, varlığın evi olarak tanımlar. Söz konusu bu tanımlamada “varlık” ile kastedilenin “birey” ve “toplum”, yaşadıkları evin ise “dil” olduğunu söyleyebiliriz.

 

Toplumun evi olan dil, bütün bir milletin ortak hafızasını oluşturmaktadır. Kültürel ögelerinden, tarihine, inançlarına ve yaşantılarına dair binlerce yıllık süreç ile birlikteliği ortaya koyan ve insanların ortak amacına hizmet eden bu barınma alanı; her ne kadar şimdiye kadar “cansız bir mekan” şeklinde betimlenmiş gibi görünse de dilin içerisinde yaşadığı varlık insan olup ortak paydaşlığa sahip olduğu için dilin canlılığı su götürmez bir gerçektir.

 

Her canlının kaderi olan doğma, büyüme, olgunluk ve son olarak ölüm aşamaları dil için de geçerlidir. Diller, yaşam ve ölüm ikilemi arasında varlığını sürdürerek insan ile birlikte canlılığını korur. Kimi diller ise er ya da geç ölümü tadar ve eski toplulukların, eski tarihi metinler ile yazıtların, eski inançların dili olarak anılmaya başlanır. Ancak dilin ölüm sürecini, yalnızca dil konuşurlarının ölümüyle genelleme yapmak da doğru olmaz.

 

Üstte mavi göğün, altta ise kara toprağın yaratıldığı günden beri ikisinin arasında olan insanoğlu, dili kara toprak gibi ekip biçerek işlemiştir. Kendi anlam ve düşünce dünyalarını genişletmek, çevrelerinde gördükleri tabiata ait nesneleri daha yakından tanıyabilmek, onları anlamlandırarak kendi varlıklarına anlam katabilmek için kendilerinden yüzlerce hatta binlerce yıl sonraki nesillerin bilinçaltlarına ait temelleri ilk dil kullanıcıları atmıştır.

 

Ne kadar çok kullanıcısı olursa o kadar çok çeşitlenmeye uğrayan dil, kullanıcı topluluğun çevrelerindeki toplumlarla zorunlu bir şekilde kurduğu iletişimden kaynaklı olarak bünyesine farklı dillerin kelimelerini alır. Bu alınan kelimeler, dil kullanıcısının düşünce dünyasına doğrudan etki etmekte ve başka toplumların düşüncelerini de alıntılamaktadır.

 

Kaçınılmaz olarak görünen bu durum, kimi toplumlarda kendi öz varlığını koruma içgüdüsüyle kendi söz varlığı içerisinden yeni kavramlar türetmekle veya dilde kullanımı eskimeye yüz tutmuş, tamamen unutulmuş kelimelerin tekrar kullanılmasıyla karşılanır. Kimilerinde ise alınan bu yabancı kelimelerin kullanımının yaygınlaşması ve benimsenmesiyle itiraz gösterilmeden dil dizgesi içerisine kabul edilir. Sadece bununla yetinmeyip farklı dillerden alınan fiil kökleri, ekler ve söz dizimine etki edecek dil unsurları, dili “yapay dil” konumuna kadar aşağı sürükler. Dil bünyesine dahil oldukça dil sahiplerinin düşüncelerini de yapaylaştıran bu durum, önlem alınmadığı zaman insanları yaşayan ölüler haline getirir. Kendine ait olmayan düşüncelerle yaşamını sürdürmesine neden olur.

 

Daha eski zamanlara ait bulunmayı bekleyen ve bulunmasını umduğumuz yazıtlarımız olsa da bugün Türklerin bilinen en erken dönemine ait yazılı metinleri olan Köktürk Yazıtları, dil ve düşünce dünyası açısından sade, “kendilik değeri” sahibi, yüzyıllar öncesinden işlenmiş, arı bir Türk dilinin en güzel örneğidir. Öncesinde bu konuma sahip olan Türk dili, İslami döneme geçiş ile birlikte Arap ve Fars dillerinden sayısız kelime ile eki bünyesine almıştır. Hem dilin yapısına hem de Türk düşüncesine karşı büyük bir sorun oluşturan bu durum günümüze kadar gelmiştir.

 

Nurullah Ataç’ın ve aslında bütün Türk milletinin ütopyası olması gereken Öz Türkçenin mücadelesi ise buradan hareketle başlar. Nurullah Ataç, geçmişten günümüze varoluş mücadelesi veren Türk dilinin içerisinde bulunduğu distopik ortama, gün geçtikçe yozlaştırılmaya çalışan günümüz Türk dili distopyasına karşı kendi ütopyasını yani asıl olması gereken Öz Türkçeyi savunur.

 

Öz Türkçe ile Batının düşünce dünyasına yani Batı medeniyetine dahil olmak Ataç için olmazsa olmazlardandır. Burada üzerinde durulması gereken en önemli kavramlardan birisi de “Batılılaşma” kavramıdır. Günümüzde sıklıkla kullanılan ve içi son derece yavan olan bu kavramın kullanılış amacı ve bu söylemden ne anlaşılması gerektiği ortaya koyulmalıdır.

 

Batılılaşma kavramı, Avrupa toplumlarının dillerini, ortak kültür ve moda anlayışlarını almak değildir. Bu kavram, Türk toplumumun Doğu medeniyetinin mistik evreninden ve dogmatik düşünce kalıplarından kurtulup Batı toplumunun ayakları yere basan, bilimin ve sorgulanabilir düşüncenin var olduğu sisteme dahil olmasıdır. Diğer bir ifadeyle Batı düşünce sisteminin temel kodlarını içselleştirerek, medeniyet dönüşümü ile zihniyet değişimini sağlayabilmesidir.

 

Yukarıda bahsedilen medeniyet dönüşümünün ilk ateşi Tanzimat Döneminde yakılsa da ateşin harlanması Dil Devrimi ile gerçekleşir. Nurullah Ataç bu sürecin önemini daha sonraları anlar. Doğu uygarlığının düşünce sistemine göre kurulmuş, Arapça ve Farsça kelimeler ile uçurumun kıyısına sürüklenmiş, halkın anlamadığı ve aydınların görüşlerini bildirmeye yetmediği Türk dilinin mücadelesi Nurullah Ataç’ın varlığında gelecekti güzel günlerinin ilk nefesini alır.

 

Türk insanını Doğu toplumlarının dünya algısından alıp Batı medeniyetinin özgür, bağımsız ve sorgulayan bilgi çağı kıyılarına taşımak isteyen Ataç, yeni uygarlığa olan yolculuğun Türk’e ait dil ile olacağını düşünür. “Dil işine sonradan giriştim. Daha önce anlayabilseydim ne iyi olurdu!” cümlesiyle Dil Devrimine karşı önceleri kayıtsız kalmasının öz eleştirisini yapar. “Oysaki ben, öz Türkçe için nice kazançları teptim, rahatımı kaçırdım, üzdüm kendimi, adımı deliye çıkarttım.” cümlesiyle ise Öz Türkçe ile “yeni birey yaratma” yolunda yaşadığı zorluklar kağıda dökülür. Bu zorluklar ve verdiği savaş onun çıkar amacıyla yaptığı bir iş olmasa gerek. Yaşadığı bütün zorluklara rağmen medeniyet krizi yaşayan, zihniyet farklılaşması süreci geçiren toplum içerisinde “yeni medeniyet dönüşümü” sancılarını Tanzimat Dönemi aydınlarının yaşadığı gibi kendisinin de yaşaması gerektiğinin farkındadır.

 

Tarihsel süreçte Türk aydını ve okuru, zihniyet değişimi başladığından itibaren uzun bir süre Batı düşünce sistemini anlayamamış, yapay bir hayat tarzına bürünmüştür. Arap ve Fars dillerinden kelime alımının yerini Fransızca bırakması Batılılaşma sanılmıştır. Bu çıkmazı günümüz koşullarında kaynağına bakarak elbette cevaplayabiliriz. Sorulması gereken sorular şunlardır: Batı toplumunun düşüncesi nasıl oluşmuştur? Kaynağı nedir? İşte bu soruların cevabını Aydınlanma Çağı ve günümüze kadar gelen eski bilginlerin düşüncelerinin yeniden yorumlanıp üretimi üzerinden cevaplayabiliriz.

 

Aydınlanmanın temel kökeninden Antik Çağ bilginlerinin eserlerini kullanmak vardır. 1440’lı yıllardan itibaren Roma ve Floransa akademilerinde toplanan aydınlar, sanatkarlar ve düşünürler; daha rasyonel bir dünya algısı yaratmak için bu eserleri Latinceye çevirmişlerdir. Reform ve Rönesans hareketleriyle, Batı kendini radikal bir biçimde sorgulamış, Katolik Kilisesi’nin baskısı ve skolastik düşüncenin etkisi yıkılarak bu dönem başlamıştır. Batı toplumunun Rönesans ile edindiği büyük düşünsel birikim, 17. yüzyılda İngiltere’de başlayıp 18. yüzyılda Fransa ve Almanya’da gelişecek olan ve bugünkü dünyanın şekillenmesinde büyük katkıları olan Aydınlanma Çağı’nı doğuracaktır. İnsanları aklın aydınlığında düşünmeye ve şüphe etmeye davet eden bu dönem, peşi sıra gelen Sanayi Devrimi ile aklın en yüce mertebede yer aldığı “pozitivist” anlayışı doğurmuştur.

 

Nurullah Ataç, Batı medeniyetine girme yolunda en büyük önemi taşıyan Dil Devriminin başarısını, Grek-Latin eserlerinde aranılması gerektiğini vurgular. Türk dili ve düşüncesinin beslenme kaynağı olması gerektiğini söylediği eserlerin anlaşılması için okullarda Yunanca ve Latince derslerinin olması ve eserlerin tercümelerini yeni yetişen genç zihinlere okutulmasını istemesi, asıl kaynağa ulaşma ve kaynağın sahip olduğu özün anlaşılması isteğindendir. Bu sayede “kendilik değeri” sahibi bilinç ve dil ile yetişen gençlerin zihinleri içerisinde “klasik eser” kavramı oluşarak Batılı gözle ve kendi dilinin özgür düşüncesiyle eser üzerinden yorum yapabilecek, Shakespeare üzerinden Fuzuli’yi, Goethe üzerinden Hafız’ı anlayabilecektir.

 

Ayrıca Nurullah Ataç’ın düşüncesinde bu medeniyet dairesi içerisine girerken Yunanca veya Latince sözcükleri almak yer almaz. Onun “ılımlılar” olarak adlandırılan ve dilde belirli bir sadeleşme temeli üzerinden hareket edilmesi gerektiğini söyleyen kesime karşı yaptığı eleştirilerin amacı, onların dilimizde yer alan Arapça ve Farsça sözcüklerin belli başlılarının korunmasına dair düşüncelere yöneliktir. Arap ve Fars dillerine ait sözlüklerin kullanımına karşı olması diğer diller için de geçerlidir.

 

Burada anlaşılması gereken husus onun Arapça, Farsça veya başka bir dile olan karşılığı değildir. O, kendi dilinin imkanlarının, başka dillerin üzerine çıkabileceğinden emindir. Kültür dilimiz olmayan Arapça ve Farsça bizim varoluşumuzu sağlayamaz. Önemli olan Yunan ve Latin kaynaklarında geçen kavramların kendi anlam katmanlarımızda değer bulması, dilimizde karşılıklarının yer almasıdır. Bunun için dilimizdeki kelime kökleri ve dilimizin türetim morfolojisi diğer dillerin gerisinde değil, fark edilmeyi bekleyen güzelliklerin oluşturduğu ana kaynaktır. Nurullah Ataç’ın “uydurduğu” ve günümüze kadar dilde öz varlığın canlandırılması amacıyla sözlüklerimize kattığı kelimeler bunun kanıtı sayılır. Üretilen bir sözcüğün dilde tutunması ve hızlıca yaygınlaşması her ne kadar kolay olmasa da sayıca fazla örneğin görülmesi ve bu denemelerin yapılması dilimiz için başlı başına umut kaynağı oluşturur.

 

Yine Nurullah Ataç’ın dil üzerine Soren Kierkegaard’ın varoluşçuluk felsefesi üzerinden de temellendirilebilir. Kim olduğu ve bu dünyaya nasıl geldiği soruları üzerinden evreni anlamlandırma çabası içerisine giren Kierkegaard, İbrahim peygamberin oğlunu kurban edip etmeme çelişkisinden yola çıkar. Kierkegaard, insanın verdiği kararların var olmak ya da olmamak arasında bir çizgi oluşturduğu düşüncesini ortaya koyar. Hz. İbrahim’in bu kaygıdan kurtuluşunu ise mutlak inanç ile şüphesini gidererek çözüme ulaştırır.

 

Korku ile kaygı arasında ciddi bir fark vardır. Korkunun nesnesi vardır, kaygının ise nesnesi yoktur. Nesnesi olmayan bir şeyin etkileme gücü daha fazladır. Kaygı, somut bir şeye dayanmadığı için insanı daha uzun süre rahatsız eder. İnsan kaygılarının ürünü olup insanı var eden kaygılarıdır. Kaygı kavramını yaşamayan bir insanın varlığından söz edilemez. İnsan ve hayvan arasındaki temel fark, hayvanın çevresindekilerin farkında olup insanın farkında olduğunun farkında olmasıdır. Kaygı farkındalıktır ve varoluş bu şekilde tamamlanır. Bu kaygı ontolojik kaygıdır.

 

Bu ontolojik kaygı şüphesiz dil için de geçerlidir. Dil bu kaygıdan “kendilik değeri” ile kurtulur. Bu yüzden Nurullah Ataç’ın Türk dili için korkularından ziyade kaygıları vardır. Sonuçta da kaygılarını temellendirebilmek için yaptığı dil çalışmalarında, kendisini eleştirenlerin “aşırı” yorumu ile karşılaşır. Dili sevmenin, onu özgürleştirmenin ne zaman aşırı olduğu ise tamamen “us uykusu” ve “alışkanlık” ile ilgilidir. Bu uykudan uyanamayan alışkanlık sahipleri, her zaman bu düşünceye sahip olacaktır.

 

İnsanın varoluşu, doğrudan dilin varoluşu ile ilgilidir. Nurullah Ataç kendi varoluşunu Türk dili ile gerçekleştirir. Özgürlüğü dilin özgürlüğüne bağlıdır. İşte bu özgürlük isteği onun varoluş kaygısını oluşturur. Farkındalığı üzerinden Türk dilinin varoluşunda kendi varlığını eritmeyi başarır. Sahip olduğu “kendilik değeri” ile varoluşunu tamamlar.

 

Dil olgusu üzerinden edebiyat anlayışına “Okuruma Mektuplar” adlı eserinde “Hürriyet Şairi” başlığı altında yer alan Tevfik Fikret ile ilgili görüşleri örnek gösterilebilir. Nurullah Ata, sahip olduğu bütün bu kaygılarını şairin diline yükler. Şairin dilin varlığına zarar vermeden dili incitmeyerek söz söylemesi, dili hırpalamaması ve dile inanması gerektiğini belirtir. Fuzuli ve Baki’nin şiirlerinde Arapça ve Farsça kelimeler sayıca fazla yer alsa da şiirlerin arka planından duyulan Türkçe söyleyiş havasını, şairlerin verdiği bu çabayı beğenir. Tevfik Fikret’i ise kullandığı dili yapaylıktan kurtaramamasından dolayı eleştirir. Bu onun dil düşüncesinden hareketle şiirde dil kullanımına ve şaire ait en temel düşüncesini ortaya koyar.

 

Halk edebiyatına bakış açısı da ilgi çekicidir. Divan şiirinde yer alan dil sorununa karşılık halk edebiyatının ve halk şiirinin savunulması görüşünü doğrudan doğruya kabul etmez. Karacaoğlan ve Köroğlu gibi şairlerin koşmalarını, semailerini övgüyle karşılar. Ancak halk edebiyatı içeriğinin yine Divan edebiyatında olduğu gibi Arap ve Fars edebiyatlarına ulaşması ve kaynağının buradan çıkması nedeniyle eleştiri getirir. Dilde olduğu gibi içerikte de yerli ve milli öze sahip olunması gerektiğini yansıtır.

 

Türk dili ile ilgilendiği kadar aynı zamanda edebiyat eleştirmenliği, çeviri ve deneme üzerine de sayısız eser vermiş olan Nurullah Ataç’ın bu eserlerinde de yukarıda sözü edilen kişiliği ortaya çıkar. Eleştirilerinde her doğru bildiğini söylemekten çekinmez. İnandığı doğruların her zaman arkasında durur. Yazdığı denemelerin içerisinde hep kendisinden bir parça yer alır. Çevirilerinde ise Türk dilinin bütün anlam katmanlarını ve söyleyiş güzelliklerini ortaya çıkarır.

 

Sonuç olarak Türk dilinin günümüz dünyasında yaşanan gelişmeler ve buluşlar neticesinde, başta İngilizce ve sonrasında Rusça, Fransızca ve Almanca gibi dillerin etkisinde yaşadığı distopyadan çıkışı, yıllar öncesinde Nurullah Ataç’ın verdiği reçete ile tedavi edilmesine bağlıdır. Bu amaç için başta Türk Dil Kurumu olmak üzere, Türkoloji alanında uzman kişilerin çabalarıyla amacı belirlenmiş hedef doğrultusunda toplanacak “Türk Dili Kurultayları” ve Türk gençlerinin dil bilinci kazanımının hedeflenmesi gereklidir.

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılışı sonrasında var olduklarını öğrendiğimiz ve akraba olduğumuzun farkına vardığımız diğer Türk toplulukları da bizler için önem taşımaktadır. Türkiye Türkçesi dışında, Türk dilinin diğer lehçelerinde yaşayan kelimeler bizlerin bugün için unuttuğu, yarın için yeniden kullanılmayı bekleyen aradığımız hazine olabilir.

 

Cumhuriyetimiz ile birlikte neden dil seferberliği ilan edilmiştir? Büyük bir gayretle Tarama Sözlüğü ile Derleme Sözlüğü çalışmaları neden yapılmıştır? Halk ağızlarındaki ve tarihi metinlerdeki kelimelerimizin önemi yok mudur?

 

Bugün Anka kuşu diye bilinen efsanevi canlı, Türk mitolojisinde “Tuğrul”, “Alp Kara Kuş” gibi adlarla yer alır. Sonsuzluğun ve bilgeliğin sembolüdür. Tuğrul kuşu tüylerini döküyor, ölümü yaklaştı diye korkulmamalıdır. Her döktüğü tüy onun yeniden dirileceğinin, gençliğine kavuşacağının işaretidir. Tuğrul kuşu olan Türk dili, kendi dirilişini gerçekleştirecek, kendini arındıracak ve sonsuzluğa kanat çırparak sahip olduğu tüm bilgeliğiyle gökyüzümüzde uçacaktır.

 

Türk milletinin yaşayan ölü olmasından kurtulması, sahip olduğu gençliğine ve dilinin kurtulmasına bağlıdır. Türk gençleri, Türk dilini kendi varoluşları ile birleştirdiklerinde, milli kimliğimizi oluşturan Öz Türkçe ütopyası gerçek olacaktır. Çünkü, “tayyare-uçak” savaşının galibi olan “uçak”, kazandığı zaferi yıllardır ilan ediyor.

 

KAYNAKÇA:
1.) ATAÇ, Nurullah, Diyelim, Varlık Yayınları, İstanbul, 1954, s.11
2.) ATAÇ, Nurullah, Okuruma Mektuplar, Can Yayınları, 1989, İstanbul, s.22-25

Turan Türker Kimdir? | Turan Türker Yazı Yarışması | Haberler | Anasayfa

Adres : Güniz Sok. No:14/11 Kavaklıdere - Ankara E-posta: tst@ada.net.tr