Turan Türker Kimdir?

2026 Yılı Birincilik Ödülü - Emine Öykü GÜNER

Konu: 18. YY.’DAN GELEN FISILTILAR

 

Kitaplığımın etrafında dolaşıyorum. Bu ne okusam düşüncesinden doğan bir gezinti değil. Bazen insanın ruhu kitaplarla bakışmak onlara temas etmek istiyor. Çünkü kitaplarla tek iletişim bence okumakla değil.  Onların yanında nefes alarak da iletişim kurulabilir. Ruhumun kitaplarımla bakışıp onların varlığından bir kere daha emin olarak yaşayabilmesi gayesiyle kitaplığımın yanına vardım. Raflar arasında önce hızlı bir tur attı gözlerim. Sonra haksızlık ettiğimi düşünerek hızımı yavaşlattım. Bakışım, kalbim ve zihnim bir kitabın hakkını vermeliydi. Bir kitap, iki kitap, bir raf, iki raf derken düşünmeye başladım... Ne kadar farklı yılların ruhunu taşıyordu her kitap. Her yazar her eser bambaşka bir yüzyılın ürünüydü. O yüzyılın ritmi ve ruhunu taşıyordu. Özellikle Türk Edebiyatı’nın kendine ait kitaplarının olduğu rafıma gözlerim takıldığında istemsizce ürperdim. Birçok yazarın sesini duyuyordum sanki Baki, Nefi, Nedim, Yunus Emre, Şeyh Galip, Orhan Veli, Sait Faik Abasıyanık, Oğuz Atay, Mehmet Akif Ersoy, Halide Edip Adıvar ve daha nicesini… Yazarların, yılların, yüzyılların sesi birbirine geçmişti. Ne kadar ilginç bir an bu böyle. Bir daha tekrarını yaşamayacağım kadar özel, ilginç ve şaşırtıcı bir durumdu. Sesler birbirine girmişti ancak bazı sesler daha ön plandaydı. Şeyh Galip ve Nedim’in sesi çok netti. Duyabiliyordum. Duydukça heyecanlanmaya başladım. Keşke yazarından kendi dönemini, çağını, yüzyılını dinleyebilsem diye içimden geçirdim. Bu düşünceler eşliğinde kitaplığımın önündeki sallanan sandalyeme kuruldum. Ben durmuştum ama zihnim durmuyor Nedim ve Şeyh Galip’in sesi beni takip ediyordu. Biraz direnir gibi oldu zihnim ama en sonunda sese teslim oldum. Gözlerimi yumdum. Ve... 18.yy.’ daydım. Şeyh Galip, Nedim, Enderunlu Fazıl, Sünbülzade Vehbi, Koca Ragıp Paşa ve o dönemin diğer yazarları bir masada oturuyordu. Masanın bir köşesinde ayaktaydım. Deli gibi yanlarına gitmek onlara sorularımı yöneltmek istiyordum. Ancak bir o kadar da çekiniyordum.

Ben bu düşüncelerle gark olurken Şeyh Galip beni masaya buyur etti. Ürpermiştim. O (Şeyh Galip) ise vakur bir sesle: “Pervaneye ne istediğini sorma! / Yanışından sevdasını anla!” dedi. Sandalyeye kurulurken bu sözler bir tokat gibi kalbime indi. Bu satırlar başucumdan ayırmadığım çok severek okuduğum Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk’ına aitti. Tam da bu mısraları sarı fosforlu kalemimle çizmiş ve kendimi bulmuştum. Büyük bir hayranlık içindeydim. Şeyh Galip sanki içimi okumuştu. Bundan aldığım cesaretle ortaya atıldım: “Bu dönemi 18.yy.’ı diğer dönemlerden ayıran özelliği nedir?” dedim. Şeyh Galip gülümseyerek “İlk sual bu mu?” dedi. Biraz utanmıştım. O an da Nedim şefkatli bir sesle: “18. yy. Türk edebiyatında yerlileşme akımı belirleyici olmuştur. Divan edebiyatının temsilcileri, Âşık edebiyatından ve halk zevkinden etkilenmiştir. Halk edebiyatı deyim ve söyleyişleri şiire girmiş, şiir dili kısmen sadeleşmiştir.” şeklinde cevap verdi. Bu cevap benim kafamda yeni sorular doğurdu, hemen söze atıldım: “Yerlileşme akımı olarak bahsettiğiniz mahallileşme akımı mı oluyor? Tam olarak nedir bu mahallileşme akımı?” dedim. Enderunlu Fazıl büyük bir nezaketle: “Bu akım biçimde yerlilik, dilde, söyleyişte yabancı sözcüklerden kaçınmak, Türkçeye yönelmek olarak özetlenebilir.” dedi.

18. yy.’ın edebiyatı hakkında birçok şey öğrenmiştim. Kafamda bambaşka sorularda canlanmaya devam ediyordu. Tam o an da Şeyh Galip’le göz göze geldik. Bu andan cesaret alarak Şeyh Galip’e: “İnsanın kendisinde gördüğü ben nedir?” diye sordum. Büyük bir sükunetle: “Zannetme ki o sende gördüğün sensin. O, O'dur ki sana suret giymiştir. Çünkü 'ben' diyen hiçtir; 'O' olan bir sırdır.” dedi. Bu sözleri o kadar musiki bir tonda söylemişti ki Galip kurduğu cümledeki her bir harf ayrı ayrı içime işlemişti. Ben bu satırları sindirmeye çalışırken Şeyh Galip munis bir edayla devam etti: “Bir şulesi var ki şem’i canın/ Fanusuna sığmaz asumanın”

Bu satırı daha önce okumuştum ancak anlamını bilmiyordum. Biraz duraksamış içime kapanmıştım. Nedim içimi okur gibi gülümsedi: “Galip burada diyor ki: Can mumunun öyle bir alevi var ki gök kubbe denen fanusa sığmaz!..” dedi. Yaşam, insan, varoluş, benlik üzerine derin bir beyin fırtınasına tutuştu nöronlarım. Öyle bir masadaydım ki cevapsız pek çok sorumun cevabı buradaydı. Ancak her cevap daha başka soruyu doğuruyor, zihnim iyice arapsaçına dönüyordu. İçimdeki ses susmuyordu, insanın kendisinde gördüğü ben tamamdı ama o zaman bu denklemde insanın değeri neydi işte onu çözememiştim. Artık konuşmama bile gerek kalmamıştı sanki, Şeyh Galip: “Tek hakikat budur: insana hürmet etmeli, bu hürmeti zorlamadan içimizde duymalıyız.” diyerek kafamdaki bir düğümü daha çözdü. İçimden geçirmeye devam ettim. Peki ya ömrümüz diye düşünüyordum, ömrümüzün kaç boyutu kaç köşesi kaç rengi var acaba. Yine konuşmama bile gerek kalmadan büyük bir sabırla yanıtladı Şeyh Galip: “Ömrün beş mevsimi var. Aşk, hasret, yalnızlık, vuslat ve hüzün” ve bana sordu: “Sahi, sen hangi mevsimdesin?” Sahi ben hangi mevsimdendim. Her mevsimden sanki biraz vardım. Bazı zamanlar kalp yap-bozumdaki parçalar eksik oluyor bir yanımda yalnızlık bir yanımda hasret mevsimi yaşanıyordu. Bazı zamanlarsa göz yaşı kanallarım kuruyor hüzün mevsimini yaşıyordum. Bu ne yaman çelişkiydi anlayamamıştım. Bu ne dengesizliktir ya hu diye haykırmak istiyordum. Üç gün önce günlüğüme yazdığım bir satır aklıma geldi. Hayat gerçekten de inişli çıkılı traseler (yol, çizgi) gibiydi. Ne kadar karışmıştı her şey. Her renkten her mevsimden her dertten biraz var insanda o zaman diye düşündüm. Tam bu noktada Şeyh Galip’i kendi sözüyle vurmak istedim: “Gönül halinin düzene gireceği bir an yok mu..?” dedim. Şeyh Galip hiç tereddüt etmeden cevapladı: “Gönül aynası kırıldı; mehtap kayboldu da yalnız ızdırap kaldı.”

Nasıl diyordum içimden nasıl yani her şeyin sonunda elimizde dert, keder ve ızdırap mı kalacaktı. Şeyh Galip bu isyanıma biraz kızarak: “Dert deyip geçme. Derdi anlamak bir sanattır. Hiç dertsize dert anlatılır mı?” dedi. Evet doğru dertsiz dertlinin halinin anlamaz. Ama bu hikâyede yanan dertliler mi olacaktı yani? Dertlilerin gözünden yaş ağzından ah vah eksik olmayacak mıydı yani?

Şeyh Galip oturduğu yerden bir hışımla ayağa kalktı. Masanın etrafında yavaşça yürümeye başladı: “Her âh hasret âhı olacak diye bir şey mi var! Her gözyaşı şikâyet için mi akacak!” dedi.

Yüreğimdeki her düğümü bir bir çözüyordu Şeyh Galip’in satırları. Bu durum bana hem cesaret veriyordu hem de daha da düşünmeye sevk ediyordu. O zaman ben ne haldeyim, benim bu düşüncelerimin, benliğimin yorgunluğu ne olacaktı. Şeyh Galip masanın etrafında yavaş yavaş yürürken yanıma geldi. Elini nazikçe omzuma koydu: “Senin ahvalin, bitkinliğin son derecesi, hatta yokluktan da öte bir halsizlik...” dedi. Galip’in ilk defa bir sözü beni bu kadar korkutmuştu. Şimdi ne olacaktı bana nasıl devam edecektim. Yüreğimdeki düğümler çözülürken içimi bir gam kapladı. Sandalyemde ufacık kaldım yüzüm düştü. Masadan kalkmak her şeyden herkesten kendimden kaçmak istedim. Ayağa kalmak için bir adım attım Nedim mâni oldu. Şeyh Galip sesini yükselterek: “Ey dil ey dil niye bû rütbede pür gamsın sen Gerçi virâne isen genc-i mutalsamsın sen” dedi. Anlamadığımı fark eden Nedim tüm nahifliğiyle: “Şeyh Galip sana diyor ki: Ey gönül, ey gönül, neden bu kadar gamla dolusun? Yıkıksın; kırık döküksün ama tılsımlı bir definesin sen” diyerek açıkladı. Bu sözlerle birlikte içimde umut tohumları yeşermeye başladı. Ama bir an da ortam silikleşmeye masa, masadakiler kaybolmaya başladı. Misafirliğim bitiyor bu büyüleyici sohbettin sonuna geliyordum. Ama Şeyh Galip ve Nedim’in sesini hala işetebiliyordum: “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/ Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” diyorlardı. Şeyh Galip’in bu satırını biliyordum. Gülümsedim. Sallanan sandalyemden kalktım. Not defterimi aldım ve bu satırı buldum. Anlamını altına yazmıştım. Sesli bir şekilde Şeyh Galip’in ve 18.yy. bana son öğütünü tekrar ettim: “Ey insan evladı! Kendine saygıyla/hürmetle yaklaş; çünkü sen kâinatta yaratılmışların özü/göz bebeği olan insansın.”

Turan Türker Kimdir? | Turan Türker Yazı Yarışması | Haberler | Anasayfa

Adres : Güniz Sok. No:14/11 Kavaklıdere - Ankara E-posta: tst@ada.net.tr